Midas’ın Altın Dokunuşu: Performans Toplumu ve Yapay Zekâ

Gökalp Erbaş
TEORİ Yazı Kurulu Üyesi

Kral Midas’ın hikâyesini biliriz. Yunan mitolojisindeki "doyumsuz" kral. Dokunduğu her şeyin altın olmasını istemiş ve en sonunda yiyip içemez, insanlara bile dokunamaz hâle gelip perişan olmuştur. Bir aç gözlülük suçlusu olarak görürüz Midas’ı; tamahkârlığa ve ne idüğü belirsiz olsa da "gerçek zenginliğe" değer verdirtecek bir ibret olarak alırız onu. Tüm büyük edebi eserlerin en takdire şayan özelliği zannımca şudur ki insanoğlunun yaratımları genişledikçe hem doğaya karşı hem de birbirlerine karşı kendilerini sürekli yeniden kalibre ederler. "Tarihe direnen" derken veya onların yıllar sonra bile hâlâ bize gözlerini dikmelerini evrenselliklerine bağlarken sanıyorum ki bu yüzden yanlış yapıyoruz. Dostoyevski’nin baştan aşağı Rusya’ya sarılmış romanları ileride bir Mars kolonisindeki torunlarımız tarafından okunacaksa mesele ne evrensel temalarda veya insan doğasında, ne de bir dirençte; tam tersine tabiri caizse bu edebi makinenin durmaksızın kalibrasyon yeteneğinde. Benim gözümde bu eserlerin betimsel ve bildirimsel yanları zaman geçtikçe artık metodik yanlarının çok gerisinde kalmıştır ki şüphesiz avantajları da budur. 

İşte Midas’ın hikâyesi de bu metodik yana sahip ve bence artık bize tamahkârlığı öğütlemekten daha başka şeyler gösterir hâle geldi. Midas modern toplumumuzda artık açgözlü ve doyumsuz bir insan değil, sadece bir insan. Hatta öyle ki dokunduğunu altın etme dileği artık bir etik sapma değil, modern Midas’ın düpedüz kaderi. Bizim için artık bu dileği ahlâksız görmek, düşen elmanın yerçekimine yenik düşmesine sinirlenmek gibi bir şey. Şüphesiz insan ve kurumları arasındaki sürekli birbirini yaratım döngüsüdür bizi buraya getiren. İnsan yaratır ve yaratımı da insanda birçok "yeni"ler ve sonunda "yeni insanı" yaratır. Şimdi de ellerimizle yarattığımız bir performans toplumunun her geçen gün yenilenen insanlarız. 

Performans Toplumunu Tanımlamak
Bu kavram üzerine çok konuşuldu. Özellikle 21. yüzyılın psikolojik hastalıkları, tükenmişlik sendromu, hiperaktivite vs. ile sık anılan ve tartışılan bir kavram oldu. Almanya’da daha eski referanslara sahip olmakla beraber ben Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu eserinde aldığı bağlamda kalacağım. Han’ın kitabından bir pasajı direkt alarak ne kastettiğini, geç modern kapitalist dönem toplumundan onu nasıl ayırdığını daha iyi anlayabiliriz: 
“21. yüzyıl toplumu artık bir disiplin toplumu değil, performans toplumudur. Sakinleri de 'itaatkâr özne' değil, performans öznesidir. Bu özneler kendi kendilerinin müteşebbisleridir. Normalin mekanıyla anormalin mekanını birbirinden ayıran disiplin kurumlarının duvarları, geldiğimiz noktada arkaik kalmaktadır. Foucault'nun iktidar analitiği, disiplin toplumunun performans toplumuna tahavvülüyle gerçekleşen psikolojik ve topolojik değişimleri tasvir etmekten yoksundur.”1

Performans toplumunun insanını her ne kadar kapitalizmden ayırmak mümkün olmasa da sadece sürekli daha fazla kazanmak isteyen kapitalist güdüyle veya neoklasik iktisadın ancak verime secde eden "tam rasyonel mikroekonomik aktör" insanıyla tanımlamak da artık mümkün değil. Çünkü bu performans takıntısı artık kapitalist sistemin ideal insanından geriye düşeni ve hatta belki karşısına dikileni de çeperine alıyor. Yaşam isterseniz pazar payını büyütmeye çalışan bir CEO, isterseniz maddi kaygılardan elden geldiğince sıyrılıp ‘ruhani enerjisini’ artırmaya çalışan bir beyaz yakalı; veyahut hedeflerini hiç de finansal ölçeklerle açıklamayan bir sanatçı, bir akademisyen, bir entelektüel olun çok fazla şeyin mümkün, çok geniş bilginin erişilebilir, çok geniş kitlelerin irtibatlı olduğu bu dünyada kendinizi avcunuza alıp performansınızı artırma güdüsünden kaçınmanız mümkün değil gibi gözüyor. 

Boş durmanın namussuzluk addedildiği Viktoryan ahlaktan da insanı sonsuz maddiyat kümülasyonu izleğine yerleştiren kapitalist erdemlerden de bir ileri aşamada çok daha dallı budaklı olarak karşımızda duruyor. Karşımızda duruyor diyorum çünkü her çağın gerçeği olan eşitsiz gelişim elbette onu her coğrafyada homojen bir gerçeklik hâline getirmedi. Ancak yine de bu onun gerçekliğine pek de gölge düşürmüyor. 

Özetle kapitalizmin zaten bir "sürekli daha iyiye" kırbacı yarattığı ve sistem tarafından sırtından eksik etmediği bu insanlar artık kırbacı kendi ellerine aldı. Kendi kendimizin "müteşebbisleri" olarak bir proje gibi idare ediyoruz benliklerimizi. İşte performans toplumunun asıl karakteri de burada. 

Yapay Zekâ Performans Toplumunun Neresinde?
Han, toplumun bu yeni patolojisini en "popüler" hastalığımızla birleştiriyor ve depresyonun ve tükenmişliğin – "hiçbir şey yapamıyorum duygusunun" ancak "her şeyin mümkün olduğu" bir toplumda bu kadar keskinleşebileceğini söylüyordu. Bu meselede Han’ın doğru temellerden ve bence iyi teşbihlerden yola çıksa da ulaştığı melankolik çözümsüzlükte ortaklaşmak mecburiyetinde değiliz. Bu belki daha ütopik bakabileceğimiz bir sonuca giden bir sancı dönemi de olabilir. Ancak performans toplumu nihai formunu bulmaya yaklaşırken sancı sonrası doğum hakkında spekülasyonlara girmeden önce bu dönem ve onun altın dokunuşu olma potansiyeline sahip yapay zekâ üzerinde durabiliriz. Çünkü yapay zekânın bu toplumun alameti farikası olan dikey ve yatay düzlemlerde (yani hem yeni sahalara yerleşen hem de hâlihazırda işlev gördüklerinde ve bizzat kendinde derinleşen) -ebilme potansiyelini artırdığına ve artıracağına dair çok azımızın şüphesi var. 

Yani yapay zekâ kent insanını pençesine alan "her şeyin mümkün olduğu" toplumumuza olanakları genişletmede belki de hiç görülmemiş bir ivme veriyor. Makine kan ve demirle defalarca insanoğlunun bileğini büktü ve toplum belki fiziksel emeğin ikame edilmesi konusunda eski nazaran daha düşük. Ancak bu sefer makinenin sadece emeği değil toptan bir bireyi ikame edebileceğinden korkuyoruz. En azından bir kısmımız korkuyoruz. İşgücü piyasalarındaki anketler ve araştırmalar gösteriyor ki yapay zekânın kısa vadede nitelikli emeği ikame potansiyeli kol emeğine göre çok daha yüksek.2-3 Aynı şekilde artık bütün sektörler giriş seviyesi elamanlar almakta çok daha isteksiz çünkü yapay zekâ alt seviye zihin emeğinin yerini doldurabiliyor ve şirketler bu işgücünü yapay zekânın ikame edemediği uzman seviyesine çıkartmadaki yetiştirme maliyetini üstlenmek istemeyip hâlihazırda tecrübeli çalışanlar arıyorlar.  Bu da genç işgücünü daha da rekabetçi olmaya zorluyor. Sonuç olarak daha da histerik – biraz önce bahsettiğimiz anlamda daha da depresif yapıyor. Yani topun ağzında işçilerden çok mühendisler, beyaz yakalılar ve alt-orta düzey yöneticiler ve en önemlisi henüz iş hayatına girmemiş genç kuşak var. Bu insanlar ise performans toplumun omurgası. Yapay zekâ ve yarattığı olanakları bu yüzden performans toplumu çerçevesinde tartışmaya açıyoruz.  Yapay zekâ "tehdidinden" önce bile piyasaların sırat köprüsünde "kişisel gelişim" sopası altında yürüyen bu rekabetçi sınıfın artık rakiplerinden iyi olmaktan ziyade başka bir görevi daha var: en azından çalışma hayatları boyunca ikame edilemez ya da ikame edilmesi belli bir vadede karlı olmayan bir vasfa sahip olmak.

Altın Dokunuşu Yapmak İstiyor muyuz?
Midas’a geri dönelim. Performans toplumun bu özneleri artık tuttuğu altın olsun isteyen Midas’lar değil mi? Ya da daha doğru bir soruyla bunu istemek zorunda değil mi? Çünkü kol ve zihin emeğinin hızlıca ikame edilmesine karşı performansın artırılma çabası buraya varacak gibi duruyor. Eylediğimizden ve düşündüğümüzden gayri insanlığımızda sadece "insaniliğimiz" kalıyor geriye. Bu insaniliğin ise performans toplumunda ‘kusur’dan başka şeyler de ifade ettiği bir hayli şüpheli. İşin bir başka çıkmazı bu durum hem distopik hem ütopik anlamda aynı yere çıkıyor – yani toplumsal iyiyi mekanik ve muhasebesel iyiden daha öne koyarak da sıyrılamıyoruz işin içinden. Çünkü bir bakıma insanoğlu kısıtlı biyolojik donanımını bile en yüksek performansta değerlendirecek bir "yazılımın" çok uzağında. Bu "projeyi" hangi amaçla optimuma taşımak isterseniz isteyin onun bu kusurlarını elemek – ki şahsi irade bile bunlardan biridir, elzem olacak.

İşte Midas’ın altın dokunuşu bu noktada en güncel bağlamını buluyor. Tuttuğunu altın etme dileğinin Midas’ın sevdiklerini, yiyip içtiklerini bile altına döndürmesi maddi zenginliğin insan duvarını aşamadığı bir toplumda açık ki kötü bir durum ve böyle bir dilek de bir ayıptı. Ancak çizdiğimiz tablodaki toplumun etiğinde öyle olacak gibi durmuyor. O hâlde o toplumun özneleri tarihin o anı geldiğinde geriye kalan bütün insaniliğimizi eleyip bizi altın performans külçelerine dönüştürecek o dokunuşu yapmakta tereddüt edecek mi? 

Dipnot
1) Han, B. (2015). The burnout society. Stanford Briefs.
2) Angelo, J. (2026, March 6). Anthropic just mapped out which jobs AI could potentially replace. A “Great Recession for white-collar workers” is absolutely possible | Fortune. Fortune. https://fortune.com/2026/03/06/ai-job-losses-report-anthropic-research-great-recession-for-white-collar-workers/
3) Azpúrua, A. E. (2026, February 20). Enhance or eliminate? How AI will likely change these jobs. Harvard Business School. https://www.library.hbs.edu/working-knowledge/enhance-or-eliminate-how-ai-will-likely-change-these-jobs 

 

Yapay Zekâ
Etiketler
yapay zeka; zizek; sınıf mücadelesi