Kulüpten yayılan karşı-devrim

Kuntay Gücüm
Teori Genel Yayın Yönetmeni

Adam kadına arkadan sarılmıştır; sahnede nasıl bir erotizm istediğini anlatmak için şu cümleleri söyler: “Bizi izleyen herkes benim yerimde olmak istesin. Sevişiyormuşuz gibi düşün.” 

Bu görüntü, dansçıları bale sanatının kavramlarıyla yönlendiren koreograf için üzüntü vericidir. Bu yüzden ona, “yaptığımız her şeyi unutmamız gerekiyor” denilir. Dansçı kadın da yere düştükten sonra sahneyi tepkiyle terk etmek zorundadır.

Kulüp sahibi ile hayalin sahibi sahnedeki yeniliği “devrim” olarak nitelendirseler de aslında o anda sahnede yaşanan bir karşı-devrim. Kötü paranın iyi parayı kovması gibi kötü şov, sanatı sahneden kovar. İkincisi zaten bunu Selim Songür’den öğreniyoruz, “bir hayli sıkıcıdır.”

Batı, bu dönüşümü Restorasyondan itibaren, fakat en yoğun şekilde yüzyılın son çeyreğindeki Belle epoque ile yaşamıştı. Emperyalizmin Belle epoque döneminde ortaya çıkması, kolonyal genişlemenin bu dönemde tamamlanması bir rastlantı değildir.

A. Dumas (fils), Balzac, Zola ve Proust romanlarındaki demimonde (kibar fahişe) karakterler o kültürün temsilcileriydiler. Belki de demimonde dünyayı eleştirmeden kültürel karşı devrim eleştirilemeyeceği için, Fransa’nın tüm büyük yazarları kibar fahişeleri yazma zorunluluğu hissetmişti.

Kibar fahişeler genelde opera evlerinde çalışırlar; fakat Balzac, kulüp sahibine, buraya ısrarla opera evi diyenleri düzettirir ve aslında genelev olduğunu söyletir. Kulüp değil, genelev; bu tanım Balzac’a ait.

Bugün artık kravatsız içeriye müşteri kabul etmeyen, nostaljik ve seçkin bir kabareye dönüşmüş Moulin Rouge, bu kulüplerin kalıntısıdır; onun şovları çağımızın kriterleriyle artık erotizm sınıfına girmiyor.

Selim Songür, Türkiye’nin belle-epuque kahramanı gibidir. Muhtemelen etnik soruna ilişkin sert sahneler izleyeceğimiz ikinci sezonda, gayrimüslimlerin Türk koruyuculuğunu öyle görünüyor ki Selim Songür üstlenecek. Fıstık İsmet de ona eşlik edecek; en azından Ali Şeker ile gözümüze sokulan çelişki bunu düşündürüyor. Galiba Raşel’e atılan tokadı Türk gaddarlığına karşı mücadele temizleyecek!   

Salih Bademci’nin ustaca can verdiği Selim Songür karakteri özenle yaratılmış; eğer o olmasaydı Kulüp, Kulüp olmasaydı Türkiye’ye özgü Belle-eopque olamazdı. Selim Songür karakterinde savaş sonrası liberal karşı-devrim, demimonde dünya, Batıcılığın imali olan sentetik bir hümanizm, burjuva toplumu için de yıkıcı olan karşı-kültür, koreografinin şova kurban edilmesi, sahnedeki erotizm bir arada ve her biri diğerinin bir parçası. Hepsi topluma Kulüpten yayılıyor.

Bu bir Netflix karşı-devrimidir.

Netflix yapımı bir Yahudi Sorunu

Belle epoque çağı aynı zamanda antisemitizmin ve siyonizmin eş zamanlı doğduğu çağdı. Bu yıllarda Moses Mendelssohn’un liderlik ettiği Haskala/Yahudi aydınlanması yerini Theodor Herzl’in liderliğindeki siyonizme bıraktı. Herzl, anti-asimilasyonistti; çok fazla Fransızlaştıkları için en fazla Fransız Yahudilerine kızıyordu. Mendelssohn ise Yahudilerin artık gettolardan çıkarak Almanlaşmasını savunmuştu, asimilasyonistti. Naziler, torunu büyük besteci Felix Mendelssohn’un Leipzig’deki heykelini sökerken, muhtemelen Yahudileri Almanlaştırmaya çalışan dedesine kinlerini de tatmin ediyorlardı.

Naziler, Mendelssohn ile değil Herzl ile hemfikirdir; Nazizmin Avrupa’daki en radikal anti-asimilasyonist hareketti.

Anti-semitler Birliği 1879’da kuruldu. Bu yıllar aynı zamanda Herzl’in de teşvikiyle Filistin’e Yahudi göçünün (Aliya) hızlandığı yıllardı. Filistin’e giden gemiler İstanbul’dan değil, Avrupa limanlarından kalkıyordu. Eğer hapisten çıkan Matilda’nın ilk iş olarak İsrail’e bilet aldığını görseler Mendelssohn üzüntü, Herzl ise sevinç duyardı.

Türkiye’nin bir Yahudi Sorunu olduğu söylenemez; Yahudi Sorunu Avrupaidir. Siyonizm Türkiye’ye Aliya olarak yansıdı. Batılı Yahudi liderlerin Türkiye ile ilk resmî teması kurmalarına neden olan mesele de, Ortodoks Kilisesinin Kan İftirası ve buna bağlı Yahudi mahallelerine yönelik saldırılardı; Yahudi toplumunun statüsü değil. Isaac-Jacob Adolphe Crémieux ile birlikte 1840’da İstanbul’a gelen o ilk heyetteki Moses Montefiore’un, Allianz Sigorta’nın kurucusu olduğu bu makaleye bakanlar aşağıdakileri okurken hatırlamalıdır.

Hannah Arendt’e göre antisemitizm ulus-devleti hedef alıyor ve başta aristokrasi ve ayaktakımı olmak üzere ulus-devlet düşmanı sınıfların tepkilerini temsil ediyordu. Kulübün sahibini ziyarete gelip gayrimüslimleri işten çıkartmasını isteyen karakter, başka birçok tanıma uyabilir ama bu tanıma uymaz.

Matilda ise gençliğinde Mandelssohn’u, Raşel’e aşk tavsiyeleri verirken çok fazla Herzl’i hatırlatır. Netflix orijinal yapımının paylaşmadığım iddiasıdır; süreçler Türkiye Yahudilerini Herzleştirmiş, Theodor Herzl’i haklı çıkartmıştır! Herzl ancak doğası gereği kötülük yapması zorunda olan bir Türk karakteriyle aklanabilirdi; Netflix tam da bunu yapmış. Zaten elimizde en güvenilir Türkleri bile içine çeken bir Kötülük Çukuru var; Varlık Vergisi!

Antsemitizmin ve Aliya’nın Belle epoque’da ortaya çıkması ne kadar tesadüf ise, 6-7 Eylül olaylarının da 1950’lerde yaşanması o kadar tesadüftür. 6-7 Eylül yıkıcılığıyla Selim Songür aslında ancak bir arada var olabilir, birbirlerinin karşıtı olarak değil. Dizide aristokrasiye en fazla Orhan Şahin, ayaktakımına ise Ali Şeker benziyor. Eğer gerçek hayatta antisemitizmden söz edeceksek, ikisinin bilinçli ortaklığına ihtiyacımız var.

Çelebi burada en sorunlu karakter. Çaycılıktan gelip yöneticiliğe yükselmenin, hem de Türk kimliğiyle, affedilemez günah olduğunu da arada not etmeliyiz. Bu günahla bir Heathcliff olmayı hak ediyor; aşkı onu yıkıcı yapan Heathcliff. Böyle bir adam mutlaka maaşlardan çalan, kulüpten çaldığını dışarıya, dışardan çaldığını Kulübe satan biri olmalıydı. Keşke herkes Çelebi’nin çekmecesinde sakladığı o fotoğraftaki yerinde kalsaydı!

Çelebi bir burjuva gibi hareket ediyor; karşısındakinin etnik kökeni onun için önemli değil. Önemli olan onlardan aldıkları ve onların karşısında kendi konumu. 6-7 Eylül olaylarını kendisi için avantaja çevirme potansiyeline sahip olduğu şimdiden hissettirilmiş olsa da, Çelebi’nin birçok şey olduğunu söyleyebiliriz ama ilk sezona bakarak antisemitik olduğunu söyleyemeyiz.

Çelebi ile Selim Songür arasındaki çelişki de oldukça gerçekçidir; ama kurgunun anlattığı şekilde değil.

O zaman dizide var olduğu iddia edilen Yahudi Sorununun kaynağını nerede bulacağız?

Netflix bize neyi gösteriyor

“En Hüzünlü Eylül” romanı 6-7 Eylül olaylarını anlatır; romanda tarih tezlerini dile getiren ise Sezai Bey’dir. Sezai Bey zengin bir iş adamı, sanayi odasının kurucularındandır.

Türk burjuvazisi İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar tüccar kalmış, savaş sonrasında sanayici kimliği kazanmıştı. Sanayi sermayesinin ilk yatırımları, Amerikan tekelleriyle ortaklıklardı.  İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar çok cılız olan sanayici sermaye, ticaret ve sanayi odaları içindeki komisyonlarda temsil edilebildi; ticaret odalarından bağımsız sanayi odası ancak 1951’de kurulacaktır. Sezai Bey, kendi odasına kavuşan ve tüccarın gölgesinde yaşamaktan kurtulan palazlanmış sanayi burjuvazisinin temsilcisidir ve romanda da o sınıf adına tarih tezlerini dillendirir.

Dikkatli okuyucu Sezai Bey’in sanayi odasının kuruluşuyla kulübün sahnesindeki dönüşümün çakıştığını fark edecektir. Fakat Sezai Bey maalesef küresel sistemin egemen sınıfının parçası değil. Küresel sisteme egemen olan, faiz getiren sermaye, yani mali aristokrasi, finans kapital ya da tefeci sermaye; bunlar aynı sınıfın farklı isimleri. Sezai Bey’in tarih tezini de ondan öğrendiğini söylemek yanlış olmaz.

Hannah Arendt’e göre, Dreyfus davasının temelinde Panama Kanalındaki finansal spekülasyonlar vardı. Matilda bir Dreyfus değildir; yoksa film bir cinayet sahnesiyle açılmazdı. Yine de Türkiye’de Yahudi aleyhtarlığı arayacaksak, finans kapitalin spekülasyonlarının izlerini sürmemiz gerekir. Fakat o izlerin ipucu, Sevim Hanımın şarkılarını söylemesi karşılığında Orhan Şahin’in birikmiş banka borçlarının silinmesini teklif eden menajer Simon olamaz.

6-7 Eylül olaylarını, Amerika Birleşik Devletleri’nin (yani küresel mali sermaye ve tekellerinin) kurdurduğu daha sonra Gladyo adı verilecek örgüt ve onların uzantılarının Türkiye’deki ayaktakımıyla işbirliğinin ürünü olarak açıklayan tez, bu olaylarla ilgili bugüne kadar ileri sürülmüş en güçlü tezdir. İlk sezona bakarak Netflix’in, bize bu işbirliğinden başka her şeyi göstereceğini anlayabiliyoruz.

Netflix’in taşıdığı ideolojik gündem

Kulüp dizisinin öngörülmemiş bir faydası olabilir. Türkiye bazı başlıkları tekrar tartışılmalı.

Irkçılık milliyetçiliğin aşırı biçimi midir, yoksa ikisi birbirinin karşı tezi mi?

Irkçılığın kaynakları nelerdir?

Kimler asimilasyonist, kimler anti-asimilasyonist?

Türkiye’nin bir Yahudi Sorunu oldu mu?

Ulus inşa süreçleri insanlığın gelişmesinde nereye oturuyor?

Türkiye’de azınlıklar neler yaşadı; Netflix bağlamında eklememiz gerekir, neler yaşamadı?

Netflix bizi daha canlı araştırmaya, tartışmaya ve çalışmaya zorluyor. Çünkü Kulüp sadece bir kulüp değil, yaşam alanıdır.

İdeolojiler